Archive for the ‘SEZAİ SÜZME YAZIYOR’ Category

“ÇİĞDEM !…”

Yazarımız Sezai Süzme, ayçekirdeği olarak ta bilinen ve herkesin severek yediği çiğdem üzerine derin araştırmalar yaptığından bugünkü yazısını yazamamıştır.

Süzme şöyle demektedir ;

Öncelikle bir noktaya açıklık getireyim…

Biz çiğdemi, kabak çekirdeğini, bazılarının yaptığı gibi çıtlatmayız, yeriz…

Ne demekse çiğdem çıtlatmak, çekirdek çıtlatmak ?…

Çiğdemi çıtlatıp atmıyorsunuz herhalde, yiyorsunuz…

Her neyse…

Her şeyin ters gittiği, “daha güzel günlerim olmuştu” dedirten, sıkıntılarla dolu günlerden biriydi…

Üstelik onca sıkıntının üstüne, dünyanın doğudan batıya mı, yoksa batıdan doğuya doğru mu döndüğünden tutun da, güney yarıküredeki denizlerin suyunun neden uzaya boşalmadığına kadar bir sürü de ekstra soruna çözüm bulmaya çalışıyordum ki…

Ki… İşte o anda yanımdaki çiğdem tabağından ilk çiğdemi alıp yediğimde mucize de başladı…

Bir hafifleme duyumsadım…

İkinci çiğdemle birlikte de üşenmedim, saymaya başladım…

3, 4, 5… 10, 20, 30… Üstümdeki hafifleme gittikçe artıyor, sıkıntılarımı unutmaya başlıyordum. Bu çiğdem mucizesiydi…

100üncü çiğdemi özenle alıp yediğimde artık içimde sıkıntı diye birşey kalmamıştı, mutlulukla doluydum…

101, 102, 103… 150, 160, 170… Kendimi daha güçlü, yakışıklı hissetmeye başladım…

200üncü çiğdemi yediğimde dünyanın en şanslı kişilerinden biri olduğuma inanıyordum.

300üncü çiğdem beni dünyada kadınların en çok hayran olduğu erkekler arasına soktu…

400üncü çiğdemi ağzıma attığımda banka sahibi olmuştum ve bankanın içini boşaltarak yurtdışına kaçma planları yapıyordum…

500üncü çiğdemle birlikte artık kendimi süperman sanıyordum, bir tek kanatlarım eksikti…

1000inci çiğdem beni aldı, bir roket gibi uzay boşluğuna fırlattı,tam gaz  samanyolunun içinde turluyordum…

Dürtüklemeyle uyandım, yorgunluktan uyuya kalmış ve bu tatlı düşleri görmüştüm…

Kendime gelince, yanımdaki çiğdem tabağından ilk çiğdemi aldım ve sayarak yemeye başladım…

1, 2, 3…

Siz de çiğdem yiyeceğiniz zaman benim gibi yapın, çiğdemi sayarak yiyin…

Bakın o zaman çiğdemle birlikte kafayı da nasıl yiyorsunuz…

“ASANSÖR FELSEFESİ !…”

Yazarımız Sezai Süzme “Asansör Felsefesi” üzerine kafa yorarken, asansörde mahsur kaldığından bugünkü yazısını yazamamıştır…

Süzme şöyle demektedir ;

Hiç anlamıyorum. Asansör gibi yararlı bir buluş yapıyorsun, fakat felsefesini oluşturmuyorsun…

Geniş, havadar yerlerden veya açık alanlardan gelen insanlar sonuçta daracık bir kabinde toplanıyorlar, ondan sonra da inecekleri kata gelinceye kadar havaya mı, yere mi, sağa mı, sola mı bakacaklarını şaşırıyorlar, bu nedenle de aşırı bir ciddiyet içine giriyorlar…

Neden ? Çünkü asansörün felsefesi oluşturulmamış !…

Halbuki insanlara denseydi ki, “kardeşim, asansör de sizin eviniz, işyeriniz sayılır. Burada istediğiniz gibi rahat davranabilirsiniz. İsterseniz kendi kendinize söylenin, isterseniz yellenin, isterseniz gülün. Kimse sizi ayıplamayacak…”

Eğer bunlar söylenseydi ve insanlar da bunları benimsemiş olsalar da, geçenlerde benim başıma geldiği gibi, asansörde aklına gelen komik bir şey yüzünden kendi kendine gülme krizine tutulanlar kimseye rezil olmazlardı…

Şimdi demem odur ki, asansörlerde yaşanan bu ciddiyet ve sessizlik ortamına son vermek için, asansöre her yeni binen kişi kahkahalarla gülmeye başlayamaz mı ?…

“Güleriz ağlanacak halimize” dediğinizi duyar gibi oluyorum. O ayrı konu…

Böyle olursa dünyadaki milyonlarca asansörden kahkahalar yükselecek, bu kadar güldükten sonra asansörden inenler de müthiş bir rahatlama yaşayacaklardır…

Bunun sonunda ne mi olacak ?…

Müthiş bir asansör trafiği yaşanacak, tüm asansörler dolu inecek, dolu çıkacak…

Çünkü her türlü sıkıntıdan bunalmış olan insanlar, biraz olsun rahatlayabilmek ve gülmek için asansörlere doluşacaklar…

İşte bu benim felsefem ve ben Sezai Süzme, bu felsefeyi yerleştirebilmek için şu anda mahsur kaldığım asansörden başlayarak, bundan sonra bineceğim tüm asansörlerde kendi kendime kahkaha atmaya başlayacağım…

Kimse bana deli gözüyle bakmasın…

Kah kah kah… Kih kih kih !…

“ELLİDE BİR !…”

Yazarımız Sezai Süzme, her elli yılda bir, bir tek köşe yazısı yazma fikrine iyice saplandığından, bugünkü yazısını yazamamıştır…

Süzme şöyle demektedir ;

Kimi köşe yazarı vardır, konusu boldur, her gün döktürür…

Kimi köşe yazarı o kadar şanslı değildir, arada bir döktürür…

Her durumda köşe yazarlarının en büyük havası, “konu o kadar boldur ki, ne yazacaklarına karar verememektedirler.”

Ben bu noktada onlardan ayrılıyor ve tümüyle zıt yöne sapıyorum…

Benim araştırmalarıma göre, bir köşe yazarının önüne, şöyle “döktürülecek” bir konu ancak 50 yılda bir gelmektedir…

Böyle olunca da, 50 yılda bir yazılacak “okkalı” bir yazı bir köşe yazarına yeter de artar bile…

Onun için ben de bu köşede her elli yılda bir öyle bombalar patlatacağım ki, dudaklarınız uçuklayacak, yerinizden fırlarken “acaba 3. dünya savaşı mı çıktı ?…” diyeceksiniz…

Şimdilik,50 yıl sonra görüşmek üzere hadi bana eyvallah !…

Ben öyle hergün yazı yazmak gibi sıkıntılı işlere gelemem…

“EN BÜYÜK 100 !..”

Yazarımız  Sezai Süzme,”En büyük 100″listelerine kafayı taktığından, bugünkü yazısını yazamamıştır…

Süzme şöyle demektedir ;

Dünya medyası her yıl,”En zengin 100″listeleri yayınlayarak,ayrımcılık yapmaktadır…

Bizim medya da her yıl,”En büyük 100″listeleri yayınlayarak benzer bir ayrımcılık yapmaktadır…

Vergi ödemede en büyük 100…

Ülkeye döviz kazandırmada en büyük 100…

En çok işçi çalıştırmada en büyük 100…

Hepsi çok güzel…

Hepsi gurur verici…

Peki ama nerede en küçük 100′ler?

Nerede vergi ödemede,döviz kazandırmada,işçi çalıştırmada “en küçük 100″ler?

“En küçük 100″leri neden yok sayarak ayrımcılık yapıyorsunuz? 

Unutmayın,”En büyük 100″ler birdenbire en büyük olmadılar…

Belki bir zamanlar onlar da”En küçük 100″lerin arasındaydılar… 

Ama bugün “En büyük 100″ler arasındalar…

Ancak,”En büyük 100″lerden bize hayır yok!..

Hiçbiri zırterenköye reklam vermiyorlar…

Ama “En küçük 100″ler öyle mi ya?

Kendileriyle yaptığımız anlaşmaya göre,bu yazıyla,”En küçük 100″lerin listelerini yayınlatmayı başarabilirsek,bizim site onların reklamları ile dolacak…

Ne yapalım,bizde gizli saklı iş yok…

Çünkü ağzımızda bakla ıslanmaz!..

Her türlü ilişkimiz de,başkalarından farklı olarak,hep çıkar ilişkisidir…

Ne demişler,”Bu dünya al gülüm,vermeden tekrar tekrar al gülüm dünyasıdır…”

“TV’DE LEZZET PROGRAMLARI…”

Yazarımız Sezai Süzme,televizyon kanallarındaki lezzet programlarına kafayı taktığından,bugünkü yazısını yazamamıştır…

Süzme şöyle demektedir;

Enayi gibi,50 yılda bir köşe yazısı yazmak gibi zor bir işe giyindim,şey pardon yani,soyundum demem gerekiyormuş…

Medya nedense bu gibi durumlarda hep,”bu işe soyundu”diyor,halbuki soyunan falan yok!..

Medyanın bu”soyundu”merakına daha sonra “değinmeyeceğim”,demeyeceğim;çünkü değinmek hafif kalır,konuyu fena halde deşeceğim…

Her neyse…

Nereden nereye geldik…

Televizyonlarda,”lezzet programları”yapmak gibi ballı bir iş varken,ben kalkıp nelerle uğraşıyorum?..

Halbuki inceledim,”lezzet programı”yapmak tam bana göre bir iş…

Çünkü her programın olduğu gibi,”lezzet programlarının”da bir formatı var…

Buna göre, önce seçtiğin bir restorana gideceksin…

Tabi aç karnına…

Restoranın ve mutfağın güzelce bir tanıtımını yapacaksın…

Sonra masaya oturacaksın,karşına da ya müessesenin sahibi,ya da ahçısı…

Başlayacaksın muhabbete…

Bu arada restoranın”spesiyalleri”de masaya gelmeye başlayacak…

Her gelen yemeği tattıktan sonra da yapılacak çok önemli bir hareket var!..

Buna göre,baş yukarı aşağı sallanacak ve aynı anda da,”hımm,çok nefis olmuş”denecek…

İşte bu kadar!..

Bu işin en can alıcı yanı da işte bu son sahneyi çok iyi oynayabilmekte…

Çünkü işin kırılma noktası burası…

Cinayet romanlarının çoğunda evin uşağının katil çıkması gibi,”lezzet programlarının”olmazsa olmazı da,işte bu son sahne…

Ben bugüne kadar izlediğim programlarda,başını sağa sola sallayıp ta,”bu yemeğin tuzu fazla olmuş”,”bu az pişmiş”,”bu çok pişmiş”diyeni görmedim…

Yapılacak iş çok açık ve net…

Baş yukarı aşağı sallanarak,”hımm,çok nefis olmuş”denecek…

Ben Sezai Süzme,bu işi yaparım ve tüm televizyon kanallarından teklif bekliyorum…

Baş yukarı aşağı…

“KÖŞELER NEDEN BOŞ ?..”

Yazarımız Sezai Süzme,basındaki köşeleri derinlemesine incelediğinden bugünkü yazısını yazamamıştır…

Süzme şöyle demektedir ;

Hiç dikkat ettinizmi?

Basınımızda köşelerin çoğu boş…

Ortalama 32 sayfalık bir gazetede 128 köşe varken,toplam köşe yazarı 20-25′i geçmiyor…

Bu neden böyledir?…

Ülkemizde yeterli köşe yazarı mı yetişmemektedir yoksa başka bir nedeni mi vardır?..

Biz yetiştiğine inanıyoruz…

Ancak yine de yeterli sayıda köşe yazarı bulunamıyorsa,köşe yazıları her sayfanın tam göbeğine koyularak bu sorun çözülemez mi?..

Böylece sayfa başına 3 köşe yazarından tasarruf edilmiş olur…

Bu da 32 sayfalık bir gazete için 96 köşe yazarı tasarrufu demektir ki,az buz bir sayı değil valla…

Neyse ki gazetelerimiz dikdörtgen şeklinde…

Ya beşgen,altıgen,sekizgen veya en kötüsü çokgen şeklinde olsalardı,durum çok kötü olurdu…

Bu kadar köşeyi binlece köşe yazarı bile dolduramazdı…

“OY HESABI !…”

Yazarımız Sezai Süzme, 2011 yılında yapılacak seçimlere “bağımlı aday” olarak katılacağından ve yoğun hazırlık yaptığından, bugünkü yazısını yazamamıştır…

Süzme şöyle demektedir :

Belediye seçimlerinde tek oy aldığım için başkan seçilememiş olabilirim. O tek oyu da kendi kendime atmış olabilirim…

Bunlar beni yıldırmaz, tam tersine kamçılar. Ne demişler “oy adayın kamçısıdır…”

Bu nedenle hedefi önüme koydum, bakıyorum…

Hedefim 2011 seçimlerinde “bağımlı aday” olarak seçilmek ve meclise girmek… (Ve bir daha da çıkmamak… Tabi kısmetse…)

“Bu hazırlıklar için erken değil mi ?…”  dediğinizi duyar gibi oluyorum. Değil, geç bile kaldım…

Bugünden tezi yok, geceyi gündüze katmadan var gücümle çalışacak ve bana oy vermeyen seçmenlerimi yine bağrıma basacağım…

Vaatler mi ?… Elbette, vaatlerde sınır tanımayacağım. Seçimler yaklaştıkça da vaatlerimi sıralayacağım. Ancak öyle her eve buzdolabı, çamaşır makinası, bulaşık makinası gibi eskimiş vaatlerden de uzak duracağım…

Bu konuda Obama’nın da tam desteğini almış bulunuyorum. Çünkü seçmen değişim istiyor. Obama’nın “Patron” dediği bir de akıl hocası var. Onu da bulup desteğini alırsam, meclise girmekle kalmam, başkan bile olurum…

Şimdiden 2011 seçimlerinde de tek oyum garanti. Darısı diğer oyların başına !…

“DENİZANALARI !…”

Yazarımız Sezai Süzme, kıyılarımızı istila eden denizanaları ile röportaj yapmaya gittiğinden bugünkü yazısını yazamamıştır.

Süzme şöyle demektedir ;

Bu denizler, bu kıyılar bizim, onlar asla denizanalarının olamaz. Bunu onlara ciddi bir şekilde anımsatmak için en bol oldukları kıyılardan birine gittim ve görüşmeye başladım…

- Ey deniz anaları, sizin kocalarınız, babalarınız yok mudur ? Deniz babaları nerededir ?… Neden hep siz sürüler halinde bizim kıyılarımıza gelip, denize girmemize enegel olursunuz ? Bu denizler sizin babanızın malı mıdır ?

- Asla öyle bir iddiamız yoktur Sayın Süzme. Bizim buralara geliş nedenimiz başkadır. Kocalarımız, babalarımız bize bunu açıklamışlardır…

- Peki neymiş o neden ?…

- Buralarda yaşam pahalılığı, geçim sıkıntısı artmış. İnsanlar homurdanıp duruyor, karınlarını doyuramadıkları için söyleniyorlarmış. İşte bunun için bizi buralara gönderdiler ve “gidin o kıyılara, gündemi hemen değiştirin” dediler ve “hiç olmazsa tüm medya birkaç gün de olsa hep sizden sözeder, insanlar da bu sürede sıkıntılarını biraz unuturlar “diye eklediler. İşte biz bunun için buradayız…

- Vay canına, gerçekten de başardınız gündemi değiştirmeyi…

“49 YILLIĞINA !…”

Yazarımız Sezai Süzme, kafasını çok önemli sorunlara taktığından bugünkü yazısını yazamamıştır…

Süzme şöyle demektedir ;

49 Lirayı veren, 50′yi de verir, mal sahibi de 50 Liralık malını isterse 49′a da bırakır.

Televizyon programları ve diziler de, eğer başarılıysa değil 49, 149 bölüm bile sürer…

Sevdalılar, eğer gerçekten birbirlerini seviyorlarsa birliktelikleri değil 49, yaşam boyu sürer…

Arkadaş, dost toplantıları değil 49 hafta, 49 ay, uzun yıllar boyunca sürer…

Ancak bir tek “49 yıllığına kiralamalar” bu kuralın dışındadır…

Neden 50 değil de 49 yıl değil mi ?…

Bu pintilik neden ?… İnsan sormadan edemiyor…

49 yıllığına kiralanan bir yer neden 50 yıllığına kiralanmaz ? Bu bir yılın sırrı nedir ?…

Bunu bilen anlayan var mıdır ? Varsa bize de anlatabilir mi ?…

Eğer mantıklı bir açıklaması varsa ve benim de aklıma yatarsa, ben Sezai Süzme, 50 yıl olarak planladığım köşe yazarlığı yaşantımı 49 uncu yılımda jübile yaparak sonlandıracağım…

Sonra söylemedi demeyin…

“SARI VE KIRMIZI KARTLAR !…”

Yazarımız Sezai Süzme, spor alanındaki buluşlarına devam ettiğinden bugünkü yazısını yazamamıştır…

Süzme şöyle demektedir ;

Teknolojinin böylesine ilerlediği günümüzde futbol maçlarında hakemlerin hata yapan oyunculara hala kart göstermeleri, düdük çalmaları büyük bir çelişki değil midir ?…

Hakemler bazen yanlışlıkla cebinden sarı yerine kırmızı, kırmızı yerine sarı kart çıkartabilmekte, düdük çalmaktan da soluksuz kalabilmektedirler…

Tüm bu güçlükleri yok etmek ve günün teknolojisine uydurmak aslında hiç de zor değil !…

Yapılacak iş maça çıkacak hakemin sağ omzuna sarı, kırmızı ve yeşil ışıktan oluşan bildiğimiz trafik ışıklarının akülü tipini monte etmek ve bunu hakemin elinde bulunacak uzaktan komuta’ya bağlamak…

Hakemin sol omzuna da düdük yerine geçecek bir siren monte ederek bunu da yine hakemin elindeki uzaktan komuta’ya bağlamak…

Böylece hakem maç sırasında hata yapan futbolcuyu uyarmak için elindeki komutaya basarak siren çalabilecek, maçı durdurduktan sonra da istediği futbolcuya sarı ya da kırmızı ışık yakabilecektir. Böylece hakemler de teknolojiye ayak uydurmuş olacaklardır.

Haa, yeşil ışığın ne işe yarayacağını ise biz henüz çözemedik…

Sizin bir fikriniz var mı ?…